PROF.DR.MEHMET ZEKİ AYDIN'IN DİĞER MAKALELERİ



2010/8. Ramazan ve Çocuk

Aile içi iletişimde, sevinç ve üzüntüleri birlikte yaşama, birlikte yeme içme, sohbet, gezi gibi hayatı paylaşmanın çok önemli olduğu, ramazan ayının aile içi iletişimi için iyi bir fırsat olabileceği bildirildi.

Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mehmet Zeki Aydın, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ramazanı birey, aile, toplum olarak yaşamak için yapabilecekleri çok şey olduğunu söyledi.

''Ramazanı öncelikle kendi özel çevremizde, ailemizde hissettirebiliriz, hatta daha ileriye götürüp coşkuyla yaşayabiliriz'' diyen Aydın, ''Bu nedenle çevremizdekiler, iş arkadaşlarımız, ailemiz, çocuklarımız, ramazan ayının heyecanını görmelidir. Etrafımızdakiler, 'Nereden geldi bu ramazan', 'Bu sıcakta, üstelik bu uzun günlerde nasıl oruç tutacağız' yerine 'İyi ki geldin ramazan', 'Hoşgeldin 11 ayın sultanı' diyerek, bu kutlu ayı sevinçle karşıladığımızı yansıtmalıyız'' ifadelerini kullandı.

Büyükler için olduğu kadar çocuklar açısından da ramazan ayının önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Aydın, ''Ramazan ayı gelmeden önce evde bir tatlı telaş yaşanmalı ve bu telaş çocuğun dikkatini çekmelidir. Böylece çocuk, bu değişimi görmeli ve merak etmelidir. Merak öğrenme için önemlidir. Herhangi bir şeye ilgi ve merak duymadan onu öğrenmek mümkün değildir'' dedi.

Devamı

2010/7.   Vefa Eğitimi

VEFA EĞİTİMİ

Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN

1997 yılında Belçikalı Türk aile ve çocuklarıyla daha rahat iletişim kurabilmek için Türkçe öğrenen bir Katolik din dersi öğretmeniyle sohbet ediyorduk. Eşi de Katolik din dersi öğretmeni olan bu hanımın, beş çocuk sahibi olduğunu öğrendiğimde, bu ne "fedakârlık" demiştim. O, fedakârlık kelimesini anlamayınca Türkçe-Fransızca sözlüğe baktık ve anlamını okuyunca, artık bu kelime eskidi, bunu unuttuk, dedi. Vefa, konusunu yazmaya başlayınca bu hatıram aklıma geldi. Bizim de unutmaya yüz tuttuğumuz güzel hasletlerden biri de vefadır. Maalesef, günümüzde vefa, büyük ölçüde yitirmiş olduğumuz, çok değerli özelliklerimizden biridir. Artık, vefa örneklerini az görmeye ve vefasızlıkla suçladığımız dost ve akrabalarımızın çoğaldığını söyleyebiliriz.

Toplumu toplum yapan, cemaati cemaat yapan bir güzelliktir vefa… Dostlar arasında, kardeşler arasında olmazsa olmaz bir haslettir vefa… İnsanların birbiriyle kaynaşıp bütünleşmesini sağlayan bireyleri birbirine bağlayan yüce bir duygudur vefa…  Evleri yuva hâline getiren, aile mutluluğunu daim kılan bir erdemdir vefa…

Vefa kelimesi, genel olarak biri dostlukta diğeri verilen sözde olmak üzere iki anlamda kullanılmaktadır. Dostlukta, görülen iyilikleri unutmamak, iyilikte bulunanlara aynısıyla veya daha güzeliyle karşılık vermeye devam etmek, bağlılık ve dostluğu devam ettirme anlamına gelirken; sözünü yerine getirme, sözünde durmaya ahde vefa diyoruz. Böyle olan insanlara da vefakâr denir.

DEVAMI

2009/71. Çocuk eğitiminde vicdan gelişimi niçin önemlidir?

SÖYLEŞİ

Ahlak eğitimi kalbe, zekâya ve iradeye hitap etmeli ve amacı iyiliği sevdirmek, tanıtmak,istetmek olmalıdır

Prof. Dr. Mehmet Zeki Aydın

Söyleşi: Ayfer Balaban

Çocuk eğitiminde vicdan gelişimi niçin önemlidir?

Toplumsal gelişmeler çocuğu birçok etkiyle karşı karşıya getirmiştir. Bu çerçevede anne babalar, çocuklarını kötülüklerden korumak ve iyi ahlaklı bir evlat olarak yetiştirmek istemektedir. Ahlak eğitimi kalbe, zekaya ve iradeye hitap etmeli ve amacı iyiliği sevdirmek, tanıtmak, istetmek olmalıdır. Ahlak eğitimi önce çocuğun duyarlılığına hitap etmelidir. Çünkü çocukta kalp, akıldan önce gelir. Çocuk heyecanlı olduğu zaman aklını aydınlatmak da kolaylaşır. Ahlak eğitimi, irade üzerinde de etki yapmalıdır. Çocuklarımızın bilgi ve becerilerine tertemiz bir vicdan eşlik etmeli; onun gelişmiş bir beyni olduğu gibi büyük bir kalbi de olmalıdır.

Vicdan, insanı, herkesten uzak, hiçbir cezaya veya azara uğramayacağından emin olduğu durumlarda bile, kötülük yapmaktan alıkoyabilir. Bunun için, kişileri, aydınlık ve dürüst vicdanlı hâle getirmek, ahlak eğitiminin hem aracı hem amacı sayılmalıdır.

DEVAMI

2008/51. “Kuşaklar Arası Çatışma mı? Uyum mu?”

KUŞAKLAR ARASI ÇATIŞMA MI? UYUM MU?[1]

Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN[2]

           Kuşak çatışmasından kasıt, yetişmekte olan nesil (yani çocuk ve gençler) ile belli bir anlayış ve sosyal bakışı temsil eden yetişkin neslin arasındaki anlaşmazlıklardır.

           Anne, baba, öğretmen ve yönetici olarak tüm yetişkin nesil, tarih boyunca gençlik çağını yüceltip, gençleri küçümsemek, onlara hep tepeden bakmak, eleştirmek; bilgisiz, beceriksiz, sorumsuz, haylaz, asi ve eğlence düşkünü olarak görme eğiliminde olmuşlardır. Bu bakış açısıyla,  “Nerede bizim geçliğimiz.” diyerek acınmışlar, yitip giden gençliklerine ağlamışlardır. Bu, pek çok bilim insanı ve filozofun yazılarında da görülebilir. Örneğin, mi­lattan önce VIII. yüzyılda yaşamış olan Hesiod şöyle demektedir: “Günümüzün gençleri öyle sorumsuz ve uçarılar ki, yarın ülke yönetimini üstleneceklerini düşündükçe umutsuzluğa kapılıyorum. Bize ağırbaşlı olmayı, büyükleri­mize saygılı davranmayı öğretmişlerdi. Şimdiki gençler ise, ne, kural tanıyor, ne beklemesini biliyorlar. Üstelik duygu­suz ve düşüncesiz davranıyorlar.” Sokrates de şöyle diyor: “Bugünün gençleri lüks ve gösteriş düşkünü, saygısız, baş­kaldıran, geveze ve obur yaratıklardır.”Gençler de tarih boyunca yetişkin nesli hep tutucu, geri kafalı, uyuşuk, bencil, korkak buyurganlar olarak görmüşlerdir. Düşüncelerini eski, zevklerini bayat, kurallarını sıkı, yasaklarını da akıldışı bulmuşlar; her şeye hayır demeyi alışkanlık hâline getirdiklerinden yakınmışlardır. Bu gibi gençlerle, yaşlı kuşakların yargıları değişik, ama önyargılı tutumları ortaktır. Genel olarak gençler de yaşlılar da bir­birlerinin hep olumsuz niteliklerini ön plana çıkarıyorlar. Bu vb. yakınmalardan anlıyoruz ki, yetişmekte olan çocuk ve gençlerle yetişkinler arasındaki kuşak çatışması üç bin yıl önce de vardı, şimdi de var, gelecekte de var olacak bir olgudur.

DEVAMI

2008/50. “Çocuklar Şiddetten Korunmalıdır”

Çocuklar Şiddetten Korunmalıdır[1]

Prof.Dr.Mehmet Zeki Aydın [2]

Şiddet kelimesi, genel anlamda insanları yıldırmak amaçlı yapılanları ifade etmekte kullanılmaktadır. Bir başka deyişle şiddet, bir kişiyi hırpalamaya yönelik yoğun bir öfke gösterisidir.


Eğitim açısından şiddet duygusu ile şiddet davranışı arasındaki farkı ortaya koymak gerekir. Öfke veya düşmanlık duygusunun yoğun ve yıkıcı bir biçimde somutlaşmış şekline yani davranış olarak ortaya çıkmış hâline şiddet davranışı diyoruz. Oyuncak yüzünden kapışan iki ufak çocuğun birbirine vurması, yetişkin birinin bir başkasını dövmesi, öldürmesi şiddet davranışıdır. Şiddet duygusu ise, duyulması engellenemeyen, ancak kontrol altına alınıp davranış hâline gelmemiş öfke duygusudur.


Çocuğunuzun duygularıyla davranışlarını birbirinden ayırarak onun kişilik kavramını geliştirmesine yardımcı olabilirsiniz. Örneğin, hepimiz zaman zaman birini dövmek, bizi çileden çıkaran birini öldürmek duygusunu yaşarız. Ancak, aramızda bunu davranış biçimine getirenler, yalnızca duygularını kontrol edemeyenlerdir. Anneler babalar, zaman zaman çocuklarını dövme duygusuna kapılırlar. Bu duyguyu engelleyemedikleri için de, kendilerini kötü anne olmakla suçlayarak eziklik duyarlar. Oysa bu duyguya kapılmak çok doğaldır, doğal olmayan, bu duyguyu davranışa dönüştürmektir.

DEVAMI

2008/48. “Hz. Muhammed (a.s) ve Örnek Davranışları? (2) ”

HZ. MUHAMMED’İN AİLESİ İÇİNDEKİ ÖRNEK DAVRANIŞLARI (2)[1]

Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN

İslâm peygamberi Hz. Muhammed, Müslümanlar için bir örnektir. Bununla ilgili Kur’anı Kerim’de Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır.”[2]


 Hz. Peygamber, diğer insanlarla olduğu gibi akrabaları ile de iyi ilişkiler kurmuştur. Çünkü Kur’anı Kerim akraba ile iyi ilişkilerin önemine dikkat çekiyordu. Bu nedenle akraba ziyaretini düzenli hâle getirmiş, bu yöndeki toplumsal sorumluluğa vurgu yapmıştır. O, akrabalık bağlarını güçlendirmeğe gayret etmiş ve akraba ilişkilerine yönelik tavsiyelerde bulunmuştur.


Peygamberimiz, akrabalarla ilişkilerin, her ne olursa olsun, devam ettirilmesini öğütlemiştir. Onlara karşı hep iyilikte bulunulmasını, kaba davranılmamasını söylemiştir.  Akrabaları ile ilişkileri güzel olanların Yüce Allah tarafından sevildiğini de belirtmiştir. Peygamberimize bir gün bir adam gelir.: “Ben akrabalarımı ziyaret ediyorum ama onlar beni ziyaret etmiyorlardır”. Bunun üzerine Peygamberimiz, « Olsun, sen onları ziyaret etmeye devam ettiğin sürece Allah, seninledir »[3] cevabını verir.

DEVAMI

2008/31. “Çocuk Tehdit Edilmemelidir”

ÇOCUK TEHDİT EDİLMEMELİDİR[1]

Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN

Toplumumuzda, çocukları disipline etmek için çeşitli yöntemler uygulanmaktadır. Korkutma yöntemi de bunlardan biridir. Korkutmalar bazen tehdit hâline gelmektedir. Anne baba bazen, küçük çocuklarını evden gitmekle korkutmak için, “Annesiz kalırsın, üvey anne ellerinde büyürsün, o zaman anlarsın değerimi!” diyerek tehdit etmektedir. Bu tehdidiyle çocuğu yıldıran anne baba, çocuğunu sürekli tedirgin etme pahasına, ancak kısa bir süre için uslandırabilir.


“Beni çok üzüyorsun, canımdan bezdirdin, bıktırdın” şeklindeki yakınmalar; “Beni birazcık seviyorsan acı bana!” gibi acındırma yolları; “Yataklara düşeceğim!” diye süren yalvarmalar, ancak anne babanın güçsüzlüğünü ortaya koyar. Bu yolla çocuk, tedirgin olur ama uslanmaz. Bir süre sonra çocuk bunlara alışır ve böylece anne babanın otoritesi kaybolur.


Diğer bir yöntem de çocuğa küserek onu yola getirmektir. “Ben senin baban olmayacağım.”, “Ben senin annen değilim, kendine başka anne bul” sözlerinden çocuk çok kötü etkilenir ve korkar, güveni sarsılır. Böyle sözler, çocuk için çok ağır bir cezadır. Çocuk anneyi babayı kızdırdığında, ona soğuk davranılması normaldir. Az konuşması, sorularına kısa cevaplar vermesi veya vermemesi sakıncalı olmayabilir. Ancak, günlerce sürdürülen küslük ise olgun bir davranış değildir.

DEVAMI

2008/24. “Hz. Muhammed (a.s) ve Örnek Davranışları? ”

HZ. MUHAMMED (a.s) ve ÖRNEK DAVRANIŞLARI (1)

Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN

İslâm peygamberi Hz. Muhammed, Müslümanlar için bir örnektir. Bununla ilgili Kur’anıkerim’de Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için  Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır.”[1]

Hz. Muhammed, ailesi içerisindeki davranışlarıyla, tüm aile bireylerine örnek olmuştur. Onun ailesine karşı davranışları,  bize de aile hayatımızda nasıl davranacağımız konusunda örnek oluşturmaktadır.  

Peygamberimiz, aile bireylerini çok severdi. Örneğin, o kendisi küçükken ölmüş olan annesini hiçbir zaman unutmamış ve sürekli mezarını ziyaret etmiştir. Peygamberimiz, amcalarını, özellikle de Ebu Talip'i çok severdi. Onu kıracak bir davranış yapmaz, ona devamlı yardımcı olmaya çalışırdı.

Peygamberimiz, ilk eşi Hz. Hatice'yi çok severdi. Kendisine ilk vahiy geldiğinde heyecan içinde eşi Hz. Hatice'nin yanına koşmuştu. Hz. Hatice, ona moral ve destek vermiş ve ilk Müslüman olmuştu. Onlar, 25 yıl evli kaldılar ve çocukları oldu. Mutlu bir aile hayatı sürdürdüler. Hz. Hatice'nin ölümünden sonra da peygamberimiz, onu daima iyilikle anmıştır.

Aile, sevgi üzerine kurulur. Sevgi olmadan, mutluluk olmaz. Peygamberimiz, aile bireyleriyle kavga etmemiş veya onlarla tartışmamıştır. Çünkü o, aile bireylerini sever ve onlara değer verirdi. O, çok iyi bir aile reisi, şefkatli ve hoşgörülü bir babaydı.

Hz. Peygamber, aile bireyleri  ile her zaman uyumlu olmuş, onların düşüncelerine önem vermiştir. Sık sık, hanımlara ve çocuklara nazik davranmak gerektiğini söylemiştir.

DEVAMI

2008/17. “Kuşak Çatışmasına Dikkat Edilmelidir”

KUŞAK ÇATIŞMASINA DİKKAT EDİLMELİDİR[1]

Prof.Dr.Mehmet Zeki AYDIN[2]

             Kuşak çatışmasından kasıt, yetişmekte olan nesil ile belli bir anlayış ve sosyal bakışı temsil eden yetişkin neslin arasındaki anlaşmazlıklardır.Yetişkin nesil, tarih boyunca gençlik çağını yüceltip, gençleri küçümsemek, onlara hep tepeden bakmak, eleştirmek; bilgisiz, beceriksiz, sorumsuz, haylaz, asi ve eğlence düşkünü olarak görme eğilimindedir. Bu, pek çok bilim insanı ve filozofun yazılarında da görülebilir. Örneğin, mi­lattan önce VIII. yüzyılda yaşamış olan Hesiod şöyle demektedir: “

           Günümüzün gençleri öyle sorumsuz ve uçarılar ki, yarın ülke yönetimini üstleneceklerini düşündükçe umutsuzluğa kapılıyorum. Bize ağırbaşlı olmayı, büyükleri­mize saygılı davranmayı öğretmişlerdi. Şimdiki gençler ise, ne, kural tanıyor, ne beklemesini biliyorlar. Üstelik duygu­suz ve düşüncesiz davranıyorlar.” Sokrates de şöyle diyor: “Bugünün gençleri lüks ve gösteriş düşkünü, saygısız, baş­kaldıran, geveze ve obur yaratıklardır.”

          Gençler de tarih boyunca yetişkin nesli hep tutucu, geri kafalı, uyuşuk, bencil, korkak buyurganlar olarak görmüşlerdir. Düşüncelerini eski, zevklerini bayat, kurallarını sıkı, yasaklarını da akıldışı bulmuşlar; her şeye hayır demeyi alışkanlık hâline getirdiklerinden yakınmışlardır. Bu gibi gençlerle, yaşlı kuşakların yargıları değişik, ama önyargılı tutumları ortaktır. Genel olarak gençler de yaşlılar da bir­birlerinin hep olumsuz niteliklerini ön plâna çıkarıyorlar. Bu vb. yakınmalardan anlıyoruz ki, yetişmekte olan çocuk ve gençlerle yetişkinler arasındaki kuşak çatışması üç bin yıl önce de vardı, şimdi de var, gelecekte de var olacak bir olgudur.Kuşaklar arası çatışmanın en önemli sebebi her yaşın kendi özelliklerine göre, hayata ve olaylara bakmaları ve yorumlamalarıdır. Kuşaklar arası çatışma bir anlamda değer yargıları­nın çatışmasıdır. Değer yargıları bireyin yaş ve psikolojisine göre değişmektedir. Elli yaşındaki bir yetişkinle, on beş yaşındaki genç olaylara aynı gözle bakamaz. Genç insan, idealisttir, dünyayı düzeltecektir, henüz hayatın gerçekleriyle karşı karşıya kalmamıştır. Elli yaşındaki insan, hayatta geçirdiği kötü deneyimlerle birçok tecrübeler kazanmış, bu arada yaptığı mücadelelerle yorulmuştur. Elbette enerji dolu bir gençle yani delikanlıyla aynı fikirde olamaz. Bütün bunlar, her yüzyılda geçerli psikolojik gerçekliklerdir.

DEVAMI

2008/5. “Ben İyi Bir Anne Baba mıyım?”

ÇOCUĞUN EĞİTİMİ SADECE ANNEYE BIRAKILMAMALIDIR[1]

Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN[2]

Çocuk eğitiminde annenin rolü inkâr edilemez. Çocuğun eğitiminde annenin çok etkili olması, babanın çocuk eğitiminde sorumluluğunun az olduğunu göstermez. Sanıldığı gibi, babanın çocuğu ile ilgilenmesi için onun büyümesini beklemek gerekmez.

Geleneksel olarak annelerin çocuk bakımında önemli rolü vardır. Buna rağmen çocuk eğitimi ve bakımı anne babaların her ikisinin de karşılıklı sorumluluk paylaşımı ile yürütmesi gereken bir durumdur. Özellikle annenin bebeklik dönemindeki yeri tartışılamaz olmakla birlikte uygun baba modelinin varlığı çocuğun her dönem için sağlıklı, gelişmesine yardımcı olacaktır.

Çalışma ve şehir hayatında babaların çocuklarını az görmesi, çocukların eğitim ve bakımını tamamen annenin üzerine bırakması hem anneler hem çocuklar açısından büyük sorunlara yol açmaktadır. Anneler bu durumda çocuğa uygun eğitim ve disipli­ni vermekte zorluk çekerken (babanın desteği olmadığı için), çocuklar da babalarını seyrek gördükleri ve babanın etkinliğini hissetmedikleri için bazı psikolojik sorunlara girmektedirler. Bu durum anneyi ve çocuğu etkilemektedir. Anneler evin sorumlu­luğu, çocuğun bakımı gibi konularda yalnız kalıp strese girmekte­dirler. Ayrıca sürekli duygusal destek, sevgi ihtiyacı hisseden çocukta da bazı davranış ve duygusal sorunlar oluşabilmektedir. Mümkün olduğunca babanın da hamilelikten itibaren bu konu­da anneye gerekli psikolojik destek sağlaması gerekir. Babanın anneye verdiği destek, çocuklara ayırdığı zaman, çocuk eğitimine doğrudan veya dolaylı katılımı birçok sorunu oluşmadan en­gellemektedir.

DEVAMI

2007/93. M. Zeki Aydın ile söyleşi: Zorunlu DKAB dersi, boş yere konulmadı.

Bu söyleşi, aşağıdaki web sayfasında yayımlanmıştır. (10.10.2007)

http://www.dinibil.com/Default.asp?L=TR&mid=1962

Zorunlu DKAB dersi boş yere konulmadı


Prof. Dr. M. Zeki Aydın: "Şu anda uygulanmakta olan DKAB dersi, 1982 Anayasa'sına konulurken uzun ve birçok tarafın katıldığı tartışmalar sonucunda ortaya çıkmış bir görüştür. Bu tartışmalarda konu, akla gelebilecek her yönü ile tartışılmıştır."  

Prof. Dr. Mehmet Zeki Aydın, dinibil.com'un sorularına verdiği cevaplarda, önemli açıklamalarda bulunarak, DKAB dersinin zorunlu derslerden olmaya devam etmesi gerektiğini belirtti. Aşağıda, yapılan söyleşinin tam metni bulunmaktadır.dinibil.com: Yeni anayasa taslağı yayımlandı; din eğitimi ve öğretimiyle ilgili 24. maddenin 4. şıkkı, iki alternatif sunuyor. Bu iki alternatifi genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?Aydın: Her iki alternatifi de Türkiye için uygulanabilir ve yararlı bulmuyorum. Bu maddelere göre, DKAB dersleri zorunlu olmaktan çıkıyor. Ancak sadece bununla kalmıyor, velinin inanç ve ideolojisine göre din dersi talebine imkân hazırlıyor. Buna göre, confessional yani din eğitimi yaklaşımı dediğimiz, mezhebe/dine dayalı doktriner din dersini öngörüyor. Bu ise Türkiye açısından şu anda veya yakın zamanda mümkün olmayan bir uygulamadır. Bunun en önemli sorunu, kimi hangi kurumun temsil edeceğidir. dinibil.com: Birinci alternatifte "Din eğitimi ve öğretimi kişinin kendisinin, küçüklerin ise kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır." deniliyor; ikinci alternatifte ise "Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretimde zorunlu dersler arasında yer alır." deniliyor.

DEVAMI

2007/92. “Ben İyi Bir Anne Baba mıyım?”

BEN İYİ BİR ANNE BABA MIYIM?[1]

Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN[2]

Çocuk eğitimi konusundaki bazı yazar ve kitapların da etkisiyle, bazı anne babalar, çocuklarına karşı duydukları bazı duyguları ve yaptıkları bazı davranışları yüzünden kendilerini suçlarlar. Bazen de bunun tersi olarak, anne babalar, iyi niyetlerini dikkate alarak çocuklarına her türlü iyiliği yaptıklarını ancak başarılı olamadıklarını ileri sürerek suçu çocuklarına atarlar. Her konuda olduğu gibi bu konuda da dengeli ve gerçekçi olmalı ve yaptığımız doğru ve yanlışları olduğu gibi görmeye çalışmalıyız.

Çocuk eğitiminde büyüklerin yanlışları elbette çoktur ve bunları düzeltmek için gayret göstermek gerekir. Çünkü hiçbir şey bilmeden dünyaya gelen çocuğa şekil veren biz büyükleriz. Toplumumuzdaki aile yapısındaki değişimle, büyük ölçüde, geniş aileden küçük aile yapısına geçilmiştir. Bunun sonucu çocuk eğitiminde, genç anne baba yalnız kalmıştır. Kısaca, eskiden genç anne baba, çocuğun hizmetini yapar, ancak eğitimini evin büyükleri, dede ve nineler üstlenirlerdi. Kendi çocuklarının eğitimine genelde hiç müdahale edememesine karşın, onların nasıl yetiştirildiğini görerek öğrenen anne baba, bu konudaki tecrübelerini torunları üzerinde uygulardı. Çocuk sayısının çokluğu da buna eklenince evde yaşayan herkes çocukları nasıl yetiştiklerini de bizzat görüyorlardı. Günümüzde yeni evlilerin çoğu yalnız başına kalıyor ve çocuk yetiştirme konusunda tecrübesiz oluyorlar. Bir de yeni evliliğin getirdiği maddî sıkıntılar gereği veya gençliğin verdiği heyecanla çalışmaya daha çok önem veriyorlar. Bu şartlar altında konuyla ilgili kitap da okuyamıyorlar ve çocuk eğitimiyle ilgili danışacakları kimse bulamıyorlar veya sormaya utanıyorlar. Doğal olarak çocuk da büyüyor ve ilk yıllarda da çocuğun kişiliği belirlenmiş oluyor. Birinci çocukta hatalarını anlayan anne baba ikinci çocukta aynı hataları yapmamaya çalışıyor. Ancak etrafımıza baktığımızda çocuk eğitimi konusunda en çok sorun maalesef ilk çocukta yaşanmaktadır. Bunlara ilaveten çocuk eğitimi konusunda yazılmış çoğu çeviri kitaplarda da birbiriyle çelişen görüşler de anne babaları şaşırtıyor. Bütün bu şartlarda tecrübesiz anne babalar çocuklarıyla ilgili sorunlarla karşılaşınca kendilerini suçlamaya başlıyorlar.

DEVAMI

2007/88.“Ahlak Eğitimi Niçin Önemsenmelidir?”

AHLÂK EĞİTİMİ NİÇİN ÖNEMSENMELİDİR?

Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN[1]

Birçoğumuz hatta hepimiz az ya da çok insan ilişkileri ve ahlâkî konularda şikâyet ediyor, memnuniyetsizliğimizi belirtiyoruz. Ahlâk ve eğitimi konusunu ne kadar önemsediğimizle ilgili bazı durumları ortaya koyalım.


            Ahlâk ve Eğitimi Konusunu Ne Kadar Önemsiyoruz?


            Bu konuda aşağıdaki soruları cevapladığımızda, ahlâk eğitimini ne kadar önemsediğimiz ortaya çıkar.


            1.Ahlâkla ilgili ne kadar kitap yazılmaktadır?


            a.Üniversitelerde kadar çalışma yapılmaktadır?

            b.Kütüphanelerde ne kadar kitap bulunmaktadır?


2.Ahlâkla ilgili ne kadar kitap okunmaktadır?


3.Okullarımızda ne kadar öğretilmektedir?


4.Vaizlerimiz, imam hatiplerimiz, ahlâkî konulara ne kadar yer veriyorlar?


5.Anneler babalar ne kadar önemsiyorlar?


Ahlâk Eğitiminin Küçümsenmesinin Sebepleri


1.Eskiden kabul edilen idealist hayat anlayışı, yerine yüzyılımızın başında pozitivist anlayış, sonraları faydacı/pragmatist anlayış ve daha sonra varoluşçu ve insancı anlayışın toplumumuza yanlış yansımaları.


2.Eskiden idealist hayat anlayışının sonucu olarak ortaya çıkan baskıcı eğitim ve disiplin anlayışı yerine buna tepki olarak geliştirilen özgürlük ve özgür eğitim ve disiplin anlayışının benimsenmesi. Bunun günlük hayata yansımasının, “Kimse kimseye karışamaz, herkes istediğini yapmalıdır.” anlayışı şeklinde ortaya çıkması.

DEVAMI

2007/79. “Çocuklarda Ahlak Gelişimi”

Çocuklarda Ahlak Gelişimi[1]

Prof. Dr. Mehmet Zeki AYDIN[2]

Toplumun işlevini yerine getirebilmesi için onu oluşturan bireylerin belli kurallara uymaları gerekir. Toplumun iyiye ve kötüye, doğruya ve yanlışa ilişkin davranış kurallarına ahlak diyoruz. Toplumdaki kişilere hangi davranışın iyi, hangi davranışın kötü olduğunu ahlak gösterir. Bu şekliyle ahlak, hayatımızın başlangıcından itibaren hayatımızın her kesitinde varlığını, belli değerler ya da kurallar olarak, sürdürmektedir.Ahlak gelişimi, konusu eğitim psikolojisinin araştırma alanına girer.  Psikoloji, insan davranışını ve bu davranışların gerisindeki yapı ve süreçleri inceleyen bir bilim dalıdır. Psikoloji, çevre, insan ve davranışlar arasındaki etkileşimi incelemeyi amaçlar. Eğitim psikolojisi de psikolojinin bulgularının eğitim alanına uygulanması ile gelişmiş bir dalıdır. Özelikle gelişim ve öğrenme gibi alt alanları kapsar.Gelişim, kişide hayat boyu gözlenen düzenli ve sürekli değişikliklerdir.

Gelişimin kendine özgü ilkeleri vardır. Gelişim, kalıtım ve çevrenin etkileşimiyle, sürekli ve aşamalar hâlinde gerçekleşir. Gelişimin kendine özgü yönelimleri vardır ve bireysel farklılıkları da içerir.Gelişim, dönemler itibariyle incelenir ve her gelişim döneminin farklı gelişim görevleri bulunmaktadır. Gelişim, öncelikle doğum öncesi ve doğum sonrası olmak üzere iki dönemde incelenir. Doğum sonrası dönem; bebeklik (0-2 yaş), ilk çocukluk (2-6 yaş), son çocukluk (6-11 yaş) ergenlik (11, 13-18-20 yaş), genç yetişkinlik (20-35 yaş), orta yetişkinlik (35-65 yaş) ve ileri yetişkinlik dönemleri olarak isimlendirilir.

DEVAMI

2007/78. “Yaz Kur’an Kurslarının Önemi.”

YAZ KUR’AN KURSLARININ ÖNEMİNİ TAKDİR ETMEK

Prof. Dr. Mehmet Zeki AYDIN[1]

Yaz kursları bir fırsattır ve bu fırsatı iyi değerlendirmeliyiz. Ülkemizde her yıl Haziran ayı gelince okullarda çocuklarımızı yaz tatili heyecanı sarar. Tatiller onların doyasıya oynamak için iple çektikleri vakitlerdir. Elbette oyun onların en tabii hakkıdır. Yaz tatillerinde evde, bahçede, tarlada, bağda ve çeşitli iş yerlerinde çalışan çocuklarımız da vardır. Bununla beraber tatilleri, zamanı boş geçirmek değil; dinlenmek ve yeni bir çalışmaya başlamak olarak da düşünmeliyiz. Yaklaşık üç ay devam eden bu süre, yavrularımızın güzel dinimizi ve yüce kitabımızı öğrenmeleri için iyi bir fırsattır.  Anne babaların ve öğreticilerimizin bu fırsatı iyi değerlendirmesi gerekir.


Yaz Kur’an kursları bir Türkiye gerçeğidir. Bildiğim kadarıyla yazın, okulların tatil olduğu bir dönemden yararlanarak çocuklara dinî eğitim vermek bize mahsus bir uygulamadır, dünyanın başka yerinde bu kadar sistemli ve yaygın olduğunu da pek zannetmiyorum. Aslında yaz tatilinin amacı, öğrencinin dinlenmesidir. Yazın havalar sıcaktır ve tatil yapılır. İşte bir anlamda verimsiz bir mevsimde çocukların dinini ve özellikle de Kur’an okumayı öğrenmesi için onları camilere ve Kur’an kurslarına gönderiyoruz. Bu tespiti niçin söylüyorum? Şunun için, öncelikle neyi, nasıl yaptığımızın farkına varalım. Böylece fırsatı iyi değerlendirelim. 

DEVAMI

2007/75. “Çocuk Eğitiminde İyi, Doğru, Güzel Davranışların Teşvik Edilmesi”

ÇOCUK EĞİTİMİNDE, İYİ, DOĞRU, GÜZEL DAVRANIŞLARIN TEŞVİK EDİLMESİ[1]

Prof.Dr. MEHMET ZEKİ AYDIN[2]

Teşvik etmek, isteklendirmek, özendirmek anlamlarına gelir. Teşvik, istekleri yaptırmaya cesaretlendirmek ve duyguları yönlendirmektir. Bir davranışı yapmaya iten iç kuvvete güdü, dışarıdan takviye etmeye de teşvik diyoruz.

İnsanların bazı durumlarda, başkaları tarafından teşvik edilmeye ihtiyaçları vardır, bu ihtiyaç çocuklar için daha da fazladır. Çünkü onlar birçok iyiliğin zevkini tanımamışlar, birçok iyiliğin güzel sonuçlarını görmemişlerdir. Bu nedenle çocuklar yerinde ve zamanında yapılacak teşvik ve telkinlerle iyiye yönlendirilmelidir. Yaptıkları iyi davranışlar pekiştirilmelidir.

Pekiştirme, olumlu (pozitif) ve olumsuz (negatif) olmak üzere ikiye ayrılır. Olumlu pekiştirme, bir davranış yapıldıktan sonra, onun bir ödül veya hoşa giden bir durumla desteklenmesidir. Anne babasının (memnuniyeti, aferin demesi gibi) olumlu pekiştireç ile hoşuna giden durumlarla karşılaşmak isteyen çocuk iyi davranışlara yönelebilir. Olumsuz pekiştirme ise, bir davranışın sonucunda, rahatsızlık veren bir uyarıcının ve hoşa gitmeyen bir durumun sona erdirilmesi veya ondan uzaklaşılması demektir. Olumsuz pekiştireçler, istenmeyen bir davranışı engellemek veya yapılmasını durdurmak amacıyla uygulanır. Anne babasının (kaşını çatması, haçlığını kesmesi, dışarıya çıkma yasağı vermesi gibi) olumsuz pekiştireç ile karşılaşmak istemeyen bir çocuk kötü davranışlardan uzaklaşabilir.

DEVAMI

2007/74.“Gençlik Dönemindeki Çocuklarımızla İletişim”

GENÇLİK DÖNEMİNDEKİ ÇOCUKLARIMIZLA İLETİŞİM[1]

Prof. Dr. Mehmet Zeki AYDIN[2]

İnsan hayatının en zor dönemlerinden biri de ergenlik ve gençlik dönemidir. Benim ergenlik ve gençlik dönemine verdiğim ad, “gıcıklık” dönemidir.[3] Bu dönemin özelliklerini bilip ona göre davranmak gerekir.Ergenlik dönemine ulaşan birey, doğru ve yanlışı, sosyal düzenin yasa ve kurallarıyla değil, bizzat kendi vicdanıyla ve kendi geliştirdiği ahlâk ilkeleriyle tanımlar. Ahlâk ilkeleri, sadece kendisi için değil, herkes için geçerli ve evrensel değerler üzerine kurulmuştur. Böylece birey, yalnız kendini değil, başkalarını da dikkate alan, yüksek düzeyde bir ahlâkî yargı geliştirir. Çocuğun olgunluğa yönelik psikolojik gelişimi, 13 ile 21 yaşları arasındaki ergenlik döneminde tamamlanır. Ergenlik öncesi çağ, ergenlik boyunca olacak değişimlere temel olan bir gevşemönemidir.Çocuğun “geleneksel, eleştirisiz” bir dürüstlük anlayışından kurtulup kendi öz dürüstlük ölçülerine ulaşması için 14 yaşına basması beklenmelidir. 14 yaşındaki ergenin yetişkinlere ve aile bireylerine olan tutumu olgunlaşmaya başlar. Bu durum onun her şeyi eleştirmesine yol açar. Anne babayı eleştirme, onların görüş ve düşüncelerini benimsememe eğilimleri vardır. Rahat ve uyumlu çocukluk geçirenler, ergenlik döneminin sorunlarını daha kolay çözerler. 

DEVAMI

2007/73.“Ergenlik Dönemindeki Çocuklarımızla İletişim”

ERGENLİK DÖNEMİNDEKİ ÇOCUKLARIMIZLA İLETİŞİM[1]

Prof. Dr. Mehmet Zeki AYDIN[2] 

İnsan, bebek olarak doğar, çocuk olur, ergen olur, gençlik dönemini yaşar, yetişkin olur, derken yaşlanır ve bir gün hayatın sonuna gelir. İnsanın bu serüvenindeki davranışlarını, eğitim psikolojisinin gelişim psikolojisi inceler. Bizler, bu dönemleri bilirsek çocuklarımızın davranış ve tutumlarını daha iyi anlar ve ona göre davranırız. Bunları bilmezsek, gençlerin davranışlarını bir başkaldırı veya sapma olarak görürüz ve hem kendimizi hem de onları üzeriz. Sadece üzmekle kalsak onun yaptığı çocukluk hatasına biz de hatayla karşılık veririz ve zararlı çıkarız.

İnsan hayatının en zor dönemlerinden biri de ergenlik ve gençlik dönemidir. Benim ergenlik ve gençlik dönemine verdiğim ad, “gıcıklık” dönemidir. Anne babalara göre, gençler çok “gıcık” davranışlarda bulunurlar. Hem de inadına “gıcıklık” yaparlar. Ancak bir de gence sorun bakalım, ne diyecekler. Ben zaman zaman gençlere, “Siz mi daha gıcıksınız, yoksa anne babanız mı gıcık?” diye soruyorum.[3] Kendi “gıcıklık”larını görmek yerine, anne babalarının çok “gıcık” olduğunu söylüyorlar. İşin doğrusu, genç, kimliğini bulurken “gıcıklık” yapmakta, bu tutum karşısında şaşıran birçok anne baba da bilmeden “gıcıklık” yapmaktadır.

DEVAMI

2007/70. “Yaz Kur’an Kurslarında DKAB Öğretmenleri Görev Yapabilecek”

“Yaz Kur’an Kurslarında DKAB Öğretmenleri Görev Yapabilecek” Zaman Gazetesi, 14 Haziran 2007, Bölüm: Gündem,  s.1, .

2007/69. "Nasıl Bir Anne-Babasınız (1)?", Hanımefendi, Haziran 2007,İstanbul, Sayı:9, ss.4-5

NASIL BİR ANNE BABASINIZ? (1)

Prof. Dr. Mehmet Zeki AYDIN 

Ailede, anne baba ile çocuk arasındaki iletişim ve anne babanın disiplin anlayışı, çocuğun eğitiminde önemli bir yer tutar. Anne babanın çocuklarıyla arasındaki ilişkilerine ve disiplin anlayışına göre, aileler, değişik şekillerde sınıflandırılmıştır.

Genel olarak aile ortamını sağlıklı ve sağlıksız olarak ayırabiliriz. Sağlıklı ailede bireyler, doğru bildiklerini söylemekte ısrar edebilir ve gerçekçi olmaya özen gösterir; kendi düşünce, duygu ve davranışlarından kendilerini sorumlu tutarlar. Sağlıksız ailede ise, bireyler dıştan denetimli kişiler olarak yetişir.

Çocuklarını her hâliyle kabul etmeleri için, anne babaların, kendi kendilerini kabul etmiş olmaları gerekiyor. Kendi kendileriyle uyum içinde olmayan, henüz kendilerini kendileri olarak benimseyememiş kişilerin, çocuklarını, ne olursa olsun kendilerinin bir parçası olarak kabul edebilmeleri güç olmaktadır. Bu bakımdan "kabul eden anne baba" ile "reddeden anne baba" deyimleri ortaya çıkmıştır.

Kabul eden anne baba genellikle seven anne babadır. Fakat bazı anne babalar, kendi istekleri ile çocuklarının istekleri arasındaki sınırı tayin edememektedirler. Kendilerini ve çocuklarını, aynı önemde kabul ederek, çocuğa kendisi olmak, kendini ifade etmek hakkını vermekle birlikte, anne babanın kendi haklarını da aynı derecede gözetmesi ve gerektiğinde evet de hayır da diyebilmesi önemlidir.

DEVAMI

2007/40. "Çocuğa İyi Benlik Nasıl Kazandırılır?" Zaman Aile, 2 Mart 2007, Sayı:221

 ÇOCUĞA İYİ "BEN"LİK NASIL KAZANDIRILIR?

Prof. Dr. Mehmet Zeki Aydın

Çocuklar benlik kavramıyla doğmazlar. Benlik kavramını anne-baba ve çevrelerinden öğrenirler. Eğer siz doğru ve güzel olanı öğretirseniz, çocuğunuz da iyi bir "benlik"e sahip olmuş olur.

Çocuğun temel kişilik yapısını belirleyen tek etken, onda belirecek benlik kavramı, yani kendi kendini nasıl gördüğüdür. Onun, okulda ve daha sonraki hayatında elde edeceği başarı, kendi benliği ve kendi varlık kavramıdır. Kişiliğin dıştan değil, içten görünüşü veya öznel yanıdır.

Benlik kavramının anlaşılması ve yapısını oluşturan unsurların çözümlenmesi, diğer bir deyişle, insanın kendisini tanıyabilmesi için, aşağıdaki soruların sorulması ve cevaplarının verilmesi gerekir.

Çocuk, kendisi ile ilgili çevresindeki ilk izlenimleri hissetmeye başlamasıyla benliği oluşmaya başlar. Benlik, kişinin kendisini algılama biçimidir. Diğer bir deyişle, benlik, bireyin kendi içine bakışı ve çevresinin ona baktığı şeklin birlikte algılanmasıdır. Çocuğun karakterinin oluşmasındaki en önemli etken "benlik kavramı" dır. Benlik kavramının en önemli bölümü ise bebeklikte oluşur. Benlik kavramı, çocuğun kendisiyle ilgili olarak kafasında çizdiği görüntüdür. Bu görüntü, çocuğun kendine güvenip güvenmeyeceğini, içe ya da dışa dönük olacağını, atak ya da çekingen olacağını belirler. Çocuğun benlik kavramı, onunla dünyayı seyrettiği bir gözlük gibidir.

DEVAMI